ÖNE ÇIKANLAR
Home » Biyografi » Antonio Gramsci

Antonio Gramsci

1891’de İtalya’nın Sardunya şehrinde dünyaya gelen Antonio Gramsci, etrafını çevreleyen olumsuz şartlara rağmen 20. Yüzyılın en önemli Marksist düşünürlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Yaşadığı dönemde yazdıkları yeterince yankı bulamasa da ilerleyen yıllarda düşünceleri daha çok konuşulmaya başlanmıştır. Avrupa komünizmi bunalıma girdiği yıllarda Gramsci’yi keşfetmiştir. Gramsci’nin düşüncelerinin böyle bir dönemde önem kazanmasının en önemli sebebi kuşkusuz ki onun yazdıklarında sadece İtalya ile sınırlı kalmayıp “bütün Avrupa komünizminin yeni bir yapı kazanması gerektiğini” savunması ve bu çerçevede onun sivil toplum anlayışından nasıl yararlanılabileceğini ortaya koyma sorununa ilişkindir. Bu noktada onun hegemonya anlayışında önemli bir yer tutan kültürel hegemonya anlayışı Gramsci’ye bugünkü şöhretini kazandıran en önemli kavramlardandır.

Antonio Gramsci
Fotoğraf: Abode of Chaos

Gramsci’yi daha iyi anlayabilmek için yaşadığı zamanın koşullarını ve onun marksist mücadelesinin ilk yıllarını incelemek çok önemlidir.

Marksizme yaptığı özgün katkılar ve İtalyan devrimci hareketi içindeki etkin rolü nedeniyle hem bir teorisyen, hem de eylemci kabul edilen Gramsci, 22 Ocak 1891’de Sardunya’nın küçük bir kasabasında, Ales’te, dar gelirli küçük burjuva bir ailenin yedi çocuğundan altıncısı olarak dünyaya gelmiştir. Kambur, hastalıklı ve içine kapalı bir çocuk olmasına rağmen ailesinin içinde bulunduğu olumsuz koşullar nedeniyle 11 yaşında okulu bırakarak çalışmak zorunda kalmış, ancak 13 yaşında okula yeniden dönebilmiş ve bu arada özel ders vererek ya da yazmanlık yaparak aile bütçesine katkıda bulunmaya devam etmiştir. Bu yıllar boyunca, adadaki çobanların ve köylülerin içinde yaşadıkları korkunç yoksulluğa tanıklık eden Gramsci’nin düşünmesinin gelişmesinde bu izlenimlerinin büyük etkisi olduğu gözlenmektedir.

Liseyi Cagliari’de bitiren Gramsci öğrenimine, 1911’de Palmiro Togliatti ile birlikte kazandığı bursla Torino Üniversitesi’nde devam etmiş; orada İtalyan edebiyatı, dilbilimi, tarih ve felsefe okumuştur. Öğrenim hayatı boyunca zayıf bünyesi nedeniyle sürekli hastalıklarla cebelleşen ve bursu yetmediği için yoksulluk çeken Gramsci, yine de içinde yaşadığı son derece kötü koşullara rağmen, okuma, öğrenme ve öğrendiklerini uygulama isteminden hiçbir şey kaybetmemiştir.

Bir işçi kenti olan Torino’daki toplumsal sorunlar, çelişkiler ve bunlara tavır alışlar çok geçmeden Gramsci’yi de kendi içine almakta gecikmemiş; 1913’te girdiği İtalyan Sosyalist Partisi’nde, çalışmaları ve tavırlarıyla, sol kanadın çok sevilen yöneticilerinden biri haline gelmiştir. 1915’e kadar çeşitli sosyalist yayın organlarında yazan Gramsci’nin, bundan sonra, ulusal nitelikli bir gazete olan “Avanti”de de makaleleri yayınlanmaya başlamıştır. Birinci Dünya Savaşının devam ettiği bu yıllarda, İtalya’da sosyalist bir devrimin gerçekleştirilebilmesi için, mutlaka ulusal-halkçı bir yönelimin benimsenmesi, işçi-köylü ittifakının sağlanması ve alternatif bir “tarihsel blok” oluşturulması gerektiği; bunun da yalnızca işçi sınıfının kişisel çıkarlarının ötesine geçebilmesiyle mümkün olabileceği yönündeki tezleri, onun yazdığı makalelerin en dikkat çekici yönünü oluşturmaktadır. Gramsci’nin ulusal gazetecilikteki ilk çıkışı, daha önce yayınlanan pek çok önemli yazısı bulunmasına rağmen, 1917 Ekim Devrimi’nin ardından kaleme aldığı, Avanti’de yayınlanan   “Kapital’e Karşı Devrim” adlı makalesiyle olmuştur. Bu ünlü yazısında o, Ekim Devrimi’nin, Marx’ın Kapital’ine karşı yapılmış olduğunu öne sürmekte, bu savunusunu, Rusya’daki proletaryanın daha kendi sınıfının bile bilincine varmadan, kitlelerin katıldığı bir devrimi gerçekleştirmiş olmasına dayandırmakta ve tarihsel yazgıcılık fikrine karşı çıkarak, tarihin doğa yasalarına benzer yasalara sahip olmadığını savunmaktadır.

Gramsci, sosyalistlerin Torino’daki grev hareketlerinde takındığı çekimser tavra kızarak, 21 Ocak 1921’de kendisiyle anlaşamadığı halde, Bordiga’nın liderliğinde İtalyan Komünist Partisi’nin kurulmasına yardım etmiştir. İlerleyen yıllarda bu partiden meclise giren Gramsci, 1926’da Güney sorunuyla ilgili bir makale yazmaya başladığı sırada, meclis üyesi olduğu halde, uydurma bir gerekçeyle tutuklanarak 20 yıl hapse mahkum edilmiştir. Kötü hapishane koşulları altında, son derece ağır hastalıklarla mücadele ederken bile, hiç yılmadan çalışmış, 1937’de hayata veda ettiğinde ardında hapishanede yazdığı 32 defter bırakmıştır.

Gramsci’nin 1929’dan artık yazamaz olduğu 1935’e kadar doldurduğu bu defterlerde, birbirinden oldukça farklı konuları ele aldığı görülmektedir. Ancak bu yazdıkları, kaynak yokluğu ve hapishanedeki sansür nedeniyle kullanmak zorunda kaldığı imalı dil nedeniyle son derece karmaşık olduğundan, çok farklı biçimlerde yorumlanabilmektedir. Öyle ki bazen tek notta pek çok kavrama yer verdiği ya da belirli bir tartışmaya veya tarihe muğlak atıflar yaptığı çoğu konuyu birkaç değişik versiyonda işlediği genel olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla, daha sonra Hapishane Defterleri (Quaderni Del Carcere) adıyla yayınlanan bu yazılarındaki düşüncelerini, ne kronolojik, ne de çizgisel olarak betimlemek mümkün değildir. Düşüncesinde öne çıkan kavramlar: hegemonya, kültürel hegemonya, tarihsel blok, üst-yapı, aydınlar, güç ve rıza, praxis felsefesi vs.

**International Gramsci Society

Daha Fazla Bilgi: Uluslararası Gramsci Topluluğu (International Gramsci Society)

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedIn

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir